Kültür
KÜLTÜREL YAPI

SANAT GALERİLERİ
İlimizde çok sayıda sanat galerisi bulunmaktadır. Bunların birçoğu son yıllarda açılmışlardır. İl Kültür Müdürlüğü'ne bağlı Devlet Güzel sanatlar Galerisi'nin yanında, Antalya Müzesi Sanat Galerisi, Mimarlar Odası Sanat Galerisi, Antalya Kültür Merkezi Sanat Galerisi, Tömer Sanat Galerisi, Suna - İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Enstitüsü Sanat Galerisi, Büyükşehir Belediyesi Kültür Salonu gibi resmi kurum ve kuruluşların salonlarının yanı sıra özel ve dernek çatısı altında hizmet veren sanat galerileri de bulunmaktadır. ANSAN Sanat Galerisi (Antalya Sanatçılar Derneği), Falez Sanat Galerisi, Orkun - Ozan Sanat Galerisi, Art House Sanat Galerisi, Bohem Sanat Galerisi ve Karikatür Sokağı (Yalnızca
karikatür sergilerinin yapıldığı bir galeri) bunların başta gelenleridir. 

KÜTÜPHANELER

Tekeli İl Halk Kütüphanesi, Alanya Halk Kütüphanesi, Elmalı Halk Kütüphanesi, Serik Halk Kütüphanesi, Manavgat Halk Kütüphanesi, Akseki Yeğen Mehmet Paşa Halk Kütüphanesi, Kürkuteli Halk Kütüphanesi, Kaş Atatürk Halk Kütüphanesi, Gündoğmuş Halk Kütüphanesi, Kumluca Halk Kütüphanesi, Gazipaşa Halk Kütüphanesi, Finike Halk Kütüphanesi, İbradı Halk Kütüphanesi, Manavgat Taşağıl Halk Kütüphanesi, Akseki Güzelsu Halk Kütüphanesi, Serik Abdurrahmanlar Halk Kütüphanesi,Kaş Kalkan Halk Kütüphanesi, Turunçova Halk Kütüphanesi, Dağbeli Halk Kütüphanesi, Erenköy Halk Kütüphanesi, Zerdalilik Halk Kütüphanesi, Ahmet Sönmez Halk Kütüphanesi, Yeniköy Halk Kütüphanesi, Bademağacı Halk Kütüphanesi.

GELENEK-GÖRENEK, ÖRF VE ADETLER
Doğum ve Çocuk ile İlgili Gelenekler
Antalya'da geleneksel usullerde doğum ve çocuk ile ilgili birçok uygulama ve pratik eskiye oranla terk edilmiştir. Örneğin köy ebelerine veya olçumcu denilen halk doktorlarına  doğum yaptırmak artık yerini modern sağlık kuruluşlarında doğum yapmaya bırakmıştır. Yine de halk arasında şu inançlar hala yaşatılır;

• Hamilelik esnasında kadının bedeni zayıf olursa doğacak çocuğun kız olacağı tahmin edilir.
• Hamile kadının sağ bacağı ağrır ve biraz şişerse doğacak olan çocuğun erkek olacağına inanılır.
• Yeni doğan çocuk tuzlanmazsa bedeni ve ağzı kokar.
• Yeni doğan çocuk çabuk büyüsün diye yıkanırken bir kere bacakları yukarı getirilerek döndürülür.
• Lohusanın başına al bağlanır.
• Çocuğun adı konurken bir kurban kesilir. Kadınlar çağrılır, yemek verilir. Bu davete gelenler çocuk için çamaşır getirirler.
• Doğan çocukları yaşamayan aileler yeni doğan çocuklarının yaşamasını temin için adını; Durmuş, Durdu, Dursun, Yaşar, Baki koyarlar.
• Çocuğun dişi çıktığı zaman annesi tarafından buğday ve mısır kaynatılarak komşu kadınlar davet edilir. Bu uygulamaya Antalya'da "Diş Köllesi" adı verilir.
• Sesi güzel olsun diye çocuğun göbeği uzun kesilir.
• Zayıf ve cılık çocuklar kuvvetli olsun diye cenaze önünden geçirilir.
• Çocuk altı aylık olana kadar tırnakları kesilmez. İlk tırnak kesileceeği gün, eli babasının cebine üç defa sokulur. 
• Altı aylık kız çocuklarının ellerine kına yakılır. Bu konu için kadınlar toplanıp eğlence yaparlar ve çocuğun kınalı avucuna para koyarlar.

EVLENME-DÜĞÜN GELENEKLERİ
Kız İsteme (Kız Bakmak) 

Evlenme çağına gelen oğlu için anne ve baba önce çevresinde kız aramaya karar verir. Bütün akrabalarının da fikrini alarak genç kızı olan eve tanışsın-tanışmasın kız görmeye gidilir. Bir günde 2-3 kız görmek için ziyaretler yapılır. Bütün görülmüş olan genç kızlar içinde bir tanesi üzerinde karar verilir. Artık kız isteme işlemine geçilir. Erkek evinin sözcülüğünü alan kimse, kızı anne ve babasından ister. Bu isteme daha ziyade Perşembe, Cuma günlerine denk getirilir. (Dini yönden hayırlı günler kabul edilir. Kız ailesinden istenir ve söz almak için belirli bir gün kararlaştırılır. Bu aradaki zaman içinde kız ailesi karşı taraf hakkında soruşturma yaparak evet veya hayır der. Evet cevabı verilince her iki tarafın akraba ve dostları toplanarak "söz kesimi" veya "şerbet içme" denilen tören yapılır. Belirlenen günde erkek evi arafından masrafı görülerek ve kız için "nişan kofası" hazırlanır. Hazırlanan bu hediyeler kızın evine gönderilir. Gelen hediyeler kızın arkadaşlarına ve tanıdıklarına bir masa üstüne serilerek gösterilir. İki taraf arasında kararlaştırılan bir günde de; yalnız erkekler toplanarak dini yönden de duası yapılarak "söz kesme" töreni yapılır. Sonunda limonata ikram edilir. İkkram edilen limonatadan oğlan evine en önce kaçırarak damada içiren kimse bahşiş alır. Tören dağılırken gelen misaffirlerin bir kısmı özellikle damadın arkadaşları kız evinden bazı eşyaları gizlice alırlar. Kaçırılan bu eşyalar da damada bahşiş karşılığı verilir. Sonra da ev sahibine iade edilir. Bu olaylar çevrede geniş tepki yaratır. Günlerce bu hususta konuşmalar devam eder.

Nişan
Söz kesme töreni sonunda nişan töreni yapılır. Bu tören her iki tarafın anlaşmasına göre ayarlanır. Basit olarak aileler arasında sade bir tören olabileceği gibi bir nişan töreni dedüzenlenbilir. Adete göre nişan için bir salon tutulur. Sadece kadınlar toplanır. Nişanı olacak kızı yüksek yere oturturlar. Her iki tarafın akraba ve dostları toplanırlar. Çalgı takımı nişan salonunu görmeyecek şekilde yerini alır. Özellikle bu tören gündüz yapılır. Herkes oynar; oyunlar genellikle hareketli ve tek olarak oynanan yerel oyunlardır. Bu arada yaşlı hanımların oynadığı zeybek de oldukça ilgi çekicidir. Eğlencenin sonuna doğru nişan merasimi yapılır. Müzik eşliğinde kayınvalide nişan yüzüğünü ve kendi nişan hediyesini takar. Arkasından bütün oğlan evi kendi hediyelerini renk renk kordelalar ile takarlar. Sıra kız evine gelir. Onlar da nişan hediyelerini takınca artık nişan takılan genç kızın oynaması gerekir.Bu arada bütün gözler üzerindedir. Çünkü bütün kolları, boynu, parmakları, göğsü çeşit çeşit altın ziynetlerle dolmuştur. Ayrıca altın yerine para takanlar da bulunur. Bu merasim tamamlanınca tören biter, kız evine gidilir. Bütün takılan eşyaların saklanması gerekir. Takılan her hediyenin kimin tarafından da takıldığı öğrenilir. Çünkü takılan bu hediyelere yeri ve zamanı geldiğinde karşılık vermek adettir.

Kına Gecesi
Düğün Antalya'da 3 gün sürer. Antalya'da düğün, kız evinin büyük bir masrafa girmesi olarak kabul edilir. Çünkü kız evi bütün eşyayı yapmak zorundadır. Bunun karşılığında erkek evi sadece gelinlik kıyafeti ve çok az eşyayı yapar. Birinci gün kız evinin hazırlamış olduğu çeyiz erkek evinin gönderdiği arabayla gelinin turacağı eve götürülür. Bu da başlı başına bir törendir. Eşya taşımak için utulan araba ve taşıyıcılara mendil, havlu, yazma gibi hediyeler verilir. Davul ve zurna önde olmak kaydı ile caddelerden geçilerek gelin evine eşyalar indirilir. Aynı gün veya ertesi günü kız evinin yakınları kız çeyizini eve yerleştirirler. Bu tören hafta başına denk getirilir. Çarşamba günü ve hafta ortası her iki tarafın akrabaları ve kızın arkadaşları hamama giderler. Buna "gelin hamamı" denilir. Hamamda yıkanılır ve renk renk mumlar yakılır. Törenle hamamdan ıkarılan geline pullu yazmalar örtülür. Hamamın içinde ve dışında dolaştırılır. Aynı günün akşamı bu kına gecesi yapılır. Şimdilerde bu tören Cuma'ya veya Cumartesi'ye denk getirilir. Kına gecesinde mahalli çalgılardan ararlanılarak bir eğlence yapılır. Bu eğlencede kına hazırlanır. Yaşlı bir kimse tarafından (sağ ise kızın annesi tercih edilir) kınası yakılır. Kız ortaya oturtulur, başına pullu kırmızı bir yazma örtülür. Mahalli çalgılarla kıza ait maniler söylenir. Gaye kızı ve yakınlarını ağlatmaktır. Bu anda kızın el ve ayaklarına kınası yakılır. İstenirse yarım saat sonra yıkanır, değilse sabaha kadar öyle kalır. Bu eğlence kızın ağlatılmasını takiben biraz daha sürdürüldükten sonra bitirilir.

Düğün
Kına gecesinin ertesi günü düğün yapılır. Düğün genel olarak Perşembe veya Pazar günü tesadüf ettirilir. Geleneksel olarak yalnız kadınlara yapılır. Bazı aileler düğün yerine nikah töreni ile birlikte bir kutlama yaparak olayı bir defada bitirirler. Bazı ailelerde düğünden birkaç gün veya bir hafta önce her iki ailenin yakın fertleri ile kız evinde nikah töreni yaparlar. Düğün gecesi toplanan halkın bütün gözleri gelinlik kızdadır. Bu arada kıza dikilen gelinlir, neler alınmış, neler dikilmiş hep söz konusu edilir. Kız çeyisinin oğlan evine gitmesinden hemen sonra, kız evine oğlan evinden "düğün kofası" gönderilir. Bunda gelinlik, pantodan, iç çamaşır ve tuvalet takımlarına kadar herşey vardır. Nişan kofasında lduğu gibi sergilenerek halkın görmesine bırakılır. Nişan veya düğünden önce "urba görme" veya "asbab görme olarak adlandırılan ve bir kısmı kofaya konulacak eşyalar birlikte çarşı pazar gezilerek alınır. Evlenecek genç kıza en az 3-5 takım elbise, ayakkabı, terlik ve iç çamaşırı alınır. Kofa gönderme işi geleneksel bir uygulamadır. Kofanın gönderileceği gün önceden haber verilir. Kız evi, komşu ve tanıdıklara haber verir. Gelen kimseler eşyaları görür. Kofa, geniş bir sepet içinde gayet süslü eşyalar  rleştirilerek üzeri kırmızı tülden örtülerek hazırlanır. Fakir bir kimse tarafından alınan bu kofa taksi veya bir arabayla kızın evine götürülür. Kız evine kofayı teslim eden kişiye hediye verilir. Aynı şekilde kız evi de damada ait hediyelerini bu şekilde bir kofa hazırlayarak erkek evine gönderir. Düğün, düğün salonlarında yapılır. Düğünü idare eden bir şahıs bulunur. Buna bazı ilçelerde "kahya" veya "kia" denir. Misafirler belli bir saatte toplanır. Çalgı eşliğinde oyunlar oynayarak bu düğün töreni eğlenceli bir şekilde devam ettirilir. Bu düğünü idare eden kimse misafirleri sıra ile oyuna kaldırır. Gelin her arkadaşı ile ayrı ayrı oynar. Damat ve gelin salondan ayrılırken başlarına para, şeker, leblebi gibi şeyleri avuç avuç atarlar. Salona gelmeden önce taksi ve otobüslerle misafirleri evlerine götürürler. Gelin ile damat oturacakları eve götürülerek damadın arkadaşlarınca gerdeğe sokulur. Burada sırtına vurmak adettir. Günümüzde geleneksel kesimde bu adetler sürdürülse de özellikle kent kesiminde kendi evleneceği kişiyi kendinin bulması adetleşmeye başlamıştır. Böyle olunca anne-baba için bu geleneklerin, yerine getirilmesi gereken görev olmaktan başka bir anlamı kalmamaktadır. Düğünlerde eskiye oranla daha çok salon düğünü şeklinde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla kadın-erkek bir arada eğlenilir. Düğünün başlıngıcında gelin ve damat dansa çıkarlar. Daha sonra diğer oyunlar ve yöresel oyunlar (Teke zortlatmaları ve zeybekler) oynanır. Takı merasimi ayrı bir önem taşır. Gelin ile damada herkes takacağı hediyeyi bu sırada takar veya verir. Düğün salonlarında kuru pasta, yaş pasta ve meşrubat dağıtılır. Genellikle bir orkestra eşliğinde müzikler icra edilir. İsteyenler bağlama, davul-zurna gibi farklı sazları da kullanırlar.Teknolojinin gelişmesi ile düğünlerin video filme kaydettirilmesi adetleşmiştir. Bu yüzden düğün boyunca film çekimi yapan birisi düğüne gelenleri ve her türlü anı filme alırken görülür. Gece yarısı yani saat 24:00'e doğru düğün bitirilir ve yeni evliler evlerine aynı usulde götürülüp bırakılır. 

Ölüm-Mezar Gelenekleri ve Adetleri
Antalya'da ölüm ve ölü gömme adetleri diğer bölgelerden farklı değildir. Antalya'da ölüm olayı meydana geldiği vakit en yakın camiden selâ verilerek ölüm olayı duyurulur. Bunun üzerine cenaze defin işlemleri başlar. Eğer bir sağlık kuruluşunda ise oranın gasalhanesinde yıkanarak kefenlenir. Evde cenaze yıkanacak olursa geleneksel usul ve adetlere göre yıkama ve kefenleme işlemleri yapılır. Buradaki uygulamalarda suyun kaynatıldığı kap birilerine verilir, ateşe buhur atılır, ölünün eşyaları dağıtılır gibi uygulamalar yer almaktadır. Yine cenaze kadın ise kadın, erkek ise erkek yıkayıcılar tarafından bu işlemler yapılır. Tabi ölü evinde yas ve matem tutulur. Ölüm olayı üzücü bir olaydan dolayı meydana gelmişse "yakım" denilen ağıtlar yakılır. Cenaze camiye götürülerek vakit namazını takiben namazı kılınarak cemaat tarafından alınır ve mezarlığa götürülür. Burada da hazırlanmış mezara islami kurallar gereğince defnedilir. Burada mezarın üzerine herkes sırayla toprak atar ve bu toprak üç kürek atılarak tamamlanır. Bu arada hoca dua ve salavat getirir. Kurandan sureler okur. Cenaze defin işlemi bu şekilde tamamlandıktan sonra ölü yakınlarına herkes başsağlığı diler ve ölü evine dönülür. Bu şekilde eve gelen insanlara yemek vermek adettendir. Ölüm olayının olduğu günden sonraki 3, 7, 40 ve 52. günlerinde mevlüt okutularak yemek verilir. Geçmişte bu yemek sulu yemekler olurken günümüzde genellikle kıymalı pide ve ayran şekline dönüşmüştür.Antalya Kent merkezinde iki adet mezarlık bulunmaktadır. Bunların eski olan Muratpaşa Mah. Eski Otogar karşısında yer alır, diğer mezarlık ise birkaç yıllık kuruluşa sahip ve Duraliler Köyü'nde yer almaktadır. Defin işleminin üzerinden en az bir yıl geçtikten sonra ilk zamanlarda konulan tahta baş ve ayak tahtalarının yerine mermer olanları yaptırılarak değiştirilir. Antalya'daki mezarlıklarda mermer mezar taşı yaptırma geleneği daha yaygındır. Köylerde de bu adetlere uygun olarak bu işlemler yapılır ve cenazeler her köyün kendi mezarlığına gömülür.

FOLKLOR 
Halk Oyunları Kıyafetleri-Yöresel Giysi Antalya, Teke Bölgesi içerisinde yer alması nedeniyle bölgenin diğer illeri Burdur, Isparta, Denizli, Acıpayam ve hatta Konya-Ermenek ile benzer özellikler gösterir. Ancak Teke Bölgesi denilen bu bölge Yörük yaşamının ve iskanının yoğun olduğu bir bölgedir. Bölgede yüzlerce yıl sosyal ve kültürel kimliklerini geliştiren Yörükler, yazın yaylada, kışın da sahilde sürdürdükleri konar-göçer yaşamın etkisiyle çok fazla iç içe girmiş bir kültürel yapı gösterir. Bölgemizde yeni yerleşmiş Sarıkeçili Yörüklerinin yanı sıra; Karakoyunlu, Karakeçili, Yeniosmanlı, Eskiyörük, Honamlı, Töngüçlü, Hayta, Çakal Yörük aşiretlerinin iskan ettiği bir bölge olması özelliği ile Yörük kültürünün etkin olması söz konusudur. Ancak, bölgede yaşayan "Tahtacı" adı verilen alevi Türkmenlerinin de yöre kültürü üzerinde etkili oldukları söylenebilir. Özellikle Kuzeybatı ve kuzeyde bulunan Elmalı, Kumluca ve Finike ilçelerine yerleşmiş bulunan bu türkmen aşiretleri de kendilerine has kültürel öğelerle bölge kültürüne önemli katkılarda bulunmuşlardır. Bu nedenle halkoyunları kıyafetleri tespit çalışmaları Korkuteli, Elmalı, Kumluca, Finike ile Manavgat, Serik ve çevresindeki köylerde yoğunlaştırılmıştır. Buralarda yapılan derleme ve tespit çalışmalarına yörenin kaynak kişilerinin de verdiği bilgiler eklenerek aşağıda anlatılan bilgilere ulaşılmıştır. Bugüne kadar bilinen kıyafet parçalarına ilave olarak; dizlik (Kısa potur), iç yeleği, bağırtlak (Sütlük), gibi parçaların tespit edilmesinin yanı sıra giyim tarzı ve renginde de toplumsal statüyü belirleyen bazı tespitlere ulaşılmıştır. Bu yüzden kadınlarda kullanılan renkler evli mi, dul mu, nişanlı mı, kız mı olduğunu göstermekle beraber bağlama şeklinden de bu anlaşılmaktaydı. Yine zenginliğin ve saygınlığın bir göstergesi olan para çelgideki (başlık) para dizisinin yedi sekiz sıraya kadar çıktığı ve alnı bütünüyle kapladığı bilinmektedir. Erkek kıyafetlerinde daha ağır renkler kullanılırken kadınlarda renk seçiminde daha bir çeşitlilik görülmektedir. Yine erkek ve kadın kıyafetlerinde uygun olarak geleneksel biçimde nasıl kullanıldığına dair bir çizelgede oluşturularak halk oyunları kıyafet düzenlemesinde bunun dikkate alınmasının esas olacağı düşünülmektedir.

KADIN GİYSİLERİ
1- Başa Giyilenler
Fes:Kırmızı veya bordo renkli depme keçeden konik biçimlidir.
Para Çelgi (Alınlık): Bordo fes üzerine veya fes biçimindeki keçe üzerine altın ve gümüş paralarla bezenmiş etrafı renkli poşu veya yazmalarla bağlanmış (çelinmiş) bir başlıktır.
Bocuklu Çelgi: Para çelgi gibi fes veya keçe biçimindeki başlığın paralar yerine boncukla bezenmiş yalnızca uç kısmında bir veya iki diz para dizilmiş bir başlıktır.
Pullu Yazma: Kare biçimindeki yazmanın kenarına yöresel motiflerle işlenmiş boncuk veya iğne oyası yazması başlık üzerine konulan bir örtüdür.
Kozalı Yazma: İğne oyası motifli, ancak biraz irice oya olan yazmadır. Başlığın en üstüne konulan parçadır.

2-Sırta Giyilenler
İçlik (Göynek): Eskilerde canfır ve melas kumaştan yarım yakalı, bağrı açık yaka ağzına, bağır (göğüs) kısmı pullu veya iğne oyası ile süslü bir iç giyim parçasıdır. Şimdilerde bürümcek, şile bezi veya pamuklu kumaşlardan ikilmekte olup, yaka ve kol ağızlarına su taşıda motifler işlenmektedir.
Çitari-Kutnu (Üçetek): Genellikle çitari ve kutnu kumaşlarından yapılmaktadır. Uzun kollu olup, kol ağızları yırtmaçlı ve düğmelidir. Önü açık, belden itibaren üç para eteklidir. Üçeteklerin kenarları dilimli olup, bu dilimlerin üzeri siyah kaytan işlidir. Arka parçasının alttan itibaren uç kısmında bir ardıç motifi gibi motifler kaytandan işlidir. Arka parçasının alttan itibaren uç kısmında bir ardıç motifi gibi motifler kaynatan işlenir. Üçetek yapılan kumaşlar; kırmızı, mor, vişne renklerindedir. Yarım yakalı olup, ön üstten üç düğmelidir. Kutnu üçeteklerin kenarları ise sarı veya siyah harçlarla işlidir.
Delme (Camadan) Yelek: Üçetek kumaşından yapılan delme yelek, kısa kollu bele kadar uzunlukta ve önü açıktır. İçi astarlıdır. Önünün kenarları oymaların üzeri siyah kantanla işlidir.
Kebe (Cepken): Yörenin cepkeni kadife ceya cuhadan yapılmaktadır. Uzun kollu ve önden çıktır. Bele kadar uzunlukta olup, yarım yakalıdır. Cepken kenarları ve kol ağızları sarı veya beyaz sim veya harçla işlidir. Cepkenin ön ve arka yüzü beyaz veya sarı simle yöreye has motiflerle işlenir. Genellikle yörede kullanılan renkler; kırmızı, bordo, mor ve yeşildir.

3-Alta Giyilenler
Şal Kuşak: Renkli yün iplerden dokunan yaklaşık olarak 1x1 m ebatlarında olan bir giysi parçasıdır. Bele sarılarak kullanılır.

Golan (Kolan): Renkli iplerden özel dokuma tekniği ile (çarpana) dokunan, genellikle 2-3 m uzunluğunda 3-5 cm eninde ip kuşaktır. Şal kuşak üzerine dolanarak kullanılır. 

Öncek (Önücek-Peştamal): Eskilerde renkli dokuma kumaşlardan üzerinde yöresel motifler bulunan bir önlük çeşitidir. Eskiden 2-3 renkli ipek dokuma kumaşlardan da yapılırdı. Şimdilerde ise değişik renk ve desende buldan bezinden yapılmaktadır. Genel olarak bordo, kırmızı, mor renkleri hakimdir.

Boyunluk (Bağırtlak-Bağır Yeleği): İçliğin kumaşından olan, yine yaka ve bağırı iğne oyalı giysi parçasıdır. Arkadan bağcıklarla bağlanır.

Şalvar: Şalvar üçetek kumaşından yapılmaktadır. Eğer üçetek kutnu kumaştan yapılırsa, şalvar saten kumaştan yapılabilmektedir. Çitariden dikilen şalvarların iç astarlıdır. Uç kısmı ve parça kısmı (15 cm) astar kumaşından yani bez dokuma kumaştan yapılmaktadır. Ağı geniştir.

4-Ayağa Giyilenler

Çorap: El örgüsü yünden yapılan, düz beyaz çoraplar dize kadar uzunlukta olup, yanlarında değişik renklerdeki yünlerden yöre motifleri bulunur.

Çarık: Çarıklar yapılacak derinin rengine görre değişik ham deri renginde de  olabilmektedir.

Yemeni: Deriden ve kısmen ucu sivri topuksuz düz ayakkabı biçiminde yapılmış ayakkabıdır. Genellikle kırmızı rengi tercih edilir.

5-Takılar

Altın Para: İpe veya zincire dizilmiş göğüse kadar inebilecek uzunlukta sıra altınlardan oluşan ve boyuna takılan bir takıdır. 

Gerdanlık: Gümüş paralardan oluşan veya değişik gümüş işlemlerden oluşan altın para biçiminde dizilmiş ve boyuna takılan bir takıdır.

Zülüf Bastı (Yanaklık): Başlığın iki yanına takılan üçgenimsi bir parça ve sarkan gümüş zincir ve paralardan oluşan bir takıdır.

Perişan: Zülüf bastı ve para çelgi (alınlık) birlikte başın bir yanında diğer yanına kadar uzanan aynı zamanda çenenin altından da dolaşan gümüş zincir ve paralardan oluşan bir takıdır.

Gıdıklık: Perişan gibi ancak daha çok para çelgi ve fesi çeninin altına tutturmaya yarayan gümüş süs veya boncuklarla süslenmiş bir çeşit bağ ve takıdır.

6-Süsler
Saç Şekli: Boncuklu belik

7-Aksesuarlar

Gümüş Tokalı Kemer: Genellikle bele takılan telkari gümüş işçiliği ile yapılmış ön tarafta iki adet gümüşten tokası bulunan bir çeşit kemerdir. Üçeteğin üzerine takılan bir takıdır.

Heybe: Renkli yün iplerden dokunmuş yöresel motiflerin bulunduğu bir çeşit azık torbasıdır. İpi genellikle çarpanadan olmakla beraber iple de örülebilir.

Kaşık: Oyun kaşığı olarak bilinen şimşir ağacından yapılmış tahta kaşıktır.

Golan Kuşak (Tokurcaklı): Godlan kuşağının boncuklu olarak yapılmış bir örneğidir. Zaman zaman golan kuşak yerine veya aksesuar olarak kullanılır. Uçlarındaki boncuklardan dolayı tokurcaklı kolan adını alır.

ERKEK GİYSİLERİ
1- Başa Giyilenler
Fes: Kırmızı veya bordo renkli keçeden konik biçimlidir.
Poşu: Fes üzerine, renkli ipek ince bir dokuma olarak sarılan kumaştır.

2- Sırta Giyilenler
İçlik (Göynek-Kapalı mintan): Alaca renkli dikine çizgili, hakim yakalı, önü kapalı, dokuma kumaştan yapılmaktadır. Ön üstten üç veya beş düğme açık olabilir. Göyneğin kolları uzun olup, kol ağızları düğmelidir. Kapalı mintan; yakası hakim yaka, sol yandan düğmeli, kolları uzun olup, kol ağızları düğmelidir. Alacalı veya pamuklu kumaştan yapılan göyneklerdir.

Camadan (İç yeleği): Çuha kumaştan kolsuz yelek biçiminde yapılmış olup, önü ve arka yüzü yöresel motiflerle siyah kaytanla işlenmiştir. Ancak önü verev kesimli olup, düğmelerle bağlanmıştır.

Kebe (Cepken): Yörede daha çok açık mavi veya mavi renkli çuha kumaştan yapılan önü açık bel hizasında uzun kollu bir üst giysidir. Kenarları ve kol ağızları siyah kaytan işlemeli olup, ön ve arka yüzlerle, kol üstleri yöresel motiflerle siyah
kaytanla işlemelidir.

3-Alta Giyilenler
Çağşır (Şalvar): Çağşır keçi kılından dokunmuş kumaştan yapılmış ve uçkurla bele bağlanan ağı geniş diz üstünde kalan, ayak bileklerine kadar inen bir giysi parçasıdır. Çağşır, içerisi astarlı olur. Yörede depme kumaştan da yapılmış dağ köylerinde kullanılan menevrek adı verilen şalvar da giyilir.

Şal Kuşak: Renkli yün iplerden dokunan yaklaşık 1x1 m ebatlarında olan bir giysi parçasıdır. Bele sarılarak kullanılır.

Golan (Kolan): Renkli iplerden özel dokuma tekniği ile (Çarpana) dokunan, genellikle 2-3 m uzunluğunda 3-5 cm eninde ip kuşaktır. Şal kuşak üzerine dolanarak kullanılır.

Trablus Kuşağı: El tezgahlarında dokunmuş renkli keten ve ipek karışımı dokuma kumaştan yapılmış bir çeşit kuşaktır. Yöremizde Alanya Kuşağı adıyla da kullanılmaktadır. 2-3 m uzunluğunda 15-20 cm eninde koltuk altında başlayarak kalça
üstüne kadar sarılarak kullanılmaktadır. Bu kuşak kullanıldığında şal kuşak kullanılmaz.

Dizlik (Kısa potur-pantol): Beş veya yedi parçalı kebe kumaşı olan ve çuhadan yapılan diz üstünde parçaları kalan kısa şalvara dizlik veya kısa potur denir.

4-Ayağa Giyilenler
Çorap: Beyaz yünden, elle ve beş şişle örülen düz çorabın yanlarında siyah ve karışık renkli motifler veya işlemeler bulunur. Erkek çorapları dize kadar uzunlukta örülmektedir. Bu çoraplara dizleme çorap da denilmektedir. Şalvarın üzerine
çekilerek giyilir.

Dolama (Tozluk): Çorap gibi yünden örülmüş tabanı olmayan dizle ayak bileği arasında giyilen bir giysi parçasıdır. Yanlarda yöre motifleri işlenmiştir.

Çarık: Çarıklar yapılacak derinin rengine göre, değişik renklerde, ham deri renginde olabilmektedir. 

Çizme (Körüklü veya Düz): Deriden yapılmış tabanlı ve topuklu dize kadar uzunlukta olup, genellikle körüklü ve siyah renktedir. Bazı yerlerde de körüksüz siyah ve kiremit renginde olduğu bilinmektedir.

Yemeni: Deriden ve kısmen ucu sivri topuksuz düz ayakkabı biçiminde yapılmış ayakkabıdır. Genellikle siyah rengi tercih edilir.

5-Aksesuarlar
Silahlık: Siyah deriden yapılan bir çeşit kuşak olmak üzere kişisel eşyaların konulduğu (tütünlük, tabaka, tesbih, barut ve harbi) bir aksesuardır.

Yağlık: Uçları işlemeli mendil biçiminde bir aksesuardır. Kimi zaman boyunda, kimi zaman da kuşağın ön yüzünde işlemeleri görülecek şekilde kullanılır.

Heybe: Renkli yün iplerden dokunmuş yöresel motiflerin bulunduğu bir çeşit azık torbasıdır. İpi genellikle çarpanadan olmakla beraber iple de örülebilir.

Köstekli Saat: Gümüş zincirli ve bir ucu yelek düğmesine bağlı olarak kullanılan bir aksesuardır.

Uzun Bıçak: 30-40 cm boyutunda ucu sivri düz kamadır.

Halk Oyunlarında şu şekilde kullanılır:
Erkek Kıyafeti ( I ) 
Başa Giyilenler
• Keçe Fes
• İpek Poşu
Üste Giyilenler
• Göynek, mintan
• Kepe (Cepken)
• Şalkuşak
• Kolan kuşak
Alta Giyilenler
• Çağşır-çakşır (Şalvar)
Ayağa Giyilenler
• Yün çorap
• Çarık, yemeni

Erkek Kıyafeti ( II )
Başa Giyilenler
• Göynek, mintan
• İçlik
• Kebe (cepken)
• Şalkuşak, kolan kuşak, silahlık, yağlık, mendil
Alta Giyilenler
• Dizlik (kısa potur)
Ayağa Giyilenler
• Çizme (körüklü veya düz) veya
• Yün çorap; siyah yemeni
Aksesuarları
• Silahlık
• Tabanca
• Uzun bıçak
• Yağlık, mendil
• Köstekli saat

Bayan Kıyafeti
Başa Giyilenler
• Kara çelgi-alınlık
• Pullu yazma - Kozalı yazı
• Poşu
Üste Giyilenler
• İçlik
• Bağırtlak veya bağır yelbeği (boyunluk ve sütlük)
• Çitari üç etek
• Kebe
• Şalkuşak
• Çarpana veya kolan kuşak
• Heybe (azık torbası)
• Peştemal (öncek, örücek veya önücük)
Alta Giyilenler
• Çitari, şalvar
Ayağa Giyilenler
• Yün işlemeli çorap
• Çarık veya yemeni
Aksesuarları
• Zülüf bastı - yanaklık
• Bağırlık
• Gerdanlık
• Perişan
• Gümüş tokalı kemer
• Heybe

NOT: Kadın kıyafetinde kullanılan kutnu üçeteklerin şalvarları düz saten şalvar olarak uygun renklerde kullanılır. Daha çok Elmalı, Korkuteli ilçelerinde yaygın olarak kullanılır.

Antalya (Teke Yöresi) Halk Oyunları
Teke bölgesi; geçmişte Teke sancağının bulunduğu illeri kapsayan bölgenin adıdır. Bu bölgede Antalya, Burdur, Isparta, Afyon, Muğla ve Mersin illeri bulunmaktadır. Teke yöresi, Akdeniz ikliminin hakim olduğu, bodur çalı, maki bitki örtüsü ve dağlık arazi yapısı ile tipik bir Akdeniz yöresidir. İç bölgeler her ne kadar karasal iklime sahipse de bölgenin genel karakterini çok fazla değiştirmemiştir. Yörede Yörük, Türkmen ve Tahtacı aşiretlerinden oluşan insan toplulukları yaşamaktadır. Ancak yöremizin oyun karakterini belirleyen Yörük aşiretleridir. Bunlar; karakeçili, Sarıkeçili, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Honamlı, Yeni Osmanlı, Hayta ve Çakal aşiretleridir. Bunların dışında da değişik isimlerle
anılan Yörükler bulunmaktadır. Örn: Sülek Yörüğü, Kırahmetli Yörüğü, Töngüçlü Yörüğü, Saçıkaralı Yörüğü gibi. Sözkonusu yörüklerin yaşamları da kışın sahilde yazın yaylada konar göçerdi. Bu nedenle yörenin kültürel yapısı, yukarıda saydığımız iller arasında büyük benzerlikler oluşturur. Bu nedenledir ki; Antalya Halk Oyunları da bu başlık altında yer
alınmıştır.

Teke Yöresi OYunları
Yörenin oyunlarının genel özelliği zeybek olmasına karşın yörenin kendine has oyunları olan "Teke Zortlamaları" büyük bir özellik taşır.

Zeybekler; yiğitlik, kahramanlık, dürüstlük sembolü olmuş oyunlardır. Zeybeklerdeki eda, kasılma ve çalım oyunların genel tavrını çizer. Ancak yöremiz zeybeklerinin kısmen yörenin yaşam tarzından etkilenmesi sonucu, tavır olarak kırık
zeybekler havasındadır.Aynı zamanda yörenin geçim kaynağı olan hayvancılık, oyunları etkileyen unsurlardır. Yörede beslenen Teke\'nin (keçinin erkeği) hareketlerinin taklitlerine dayanan "zortlamalar" bu tür oyunlardandır. Yöremiz zeybeklerini iki kısımda ele almak mümkündür. Ağır ve kıvrak zeybekler olmak üzere. Yörede oynanan hayvan taklitli oyunlardan olan teke zortlamaları, yörük oyunlarının en karakteristik olanıdır. Oyunun genel hareketleri, hoplama, zıplama (tüngüme), çökme ve diz vurmadır. Oyunlardaki bu figürler, çeviklik, hareketlilik, diz ve topuk vurma oyunlarının genel karakterini oluşturur. Bölgede oynanan ansak ritimli bir müziğe ve figüre sahiptir. Bu, yöre oyunlarının genel özelliğidir. Atatürk karşısında bu oyunlar oynandığı vakit şöyle demiştir (Serenler zeybeğini seyrederken) "Bu oyunlar öyle yaman bir oyundur ki aynısını Ankara'nın kostak oyununda görmek mümkündür." Yörede çalınan sazlar; cura saz, kabak kemane, sipsi ve deften oluşur. Ritm saz yerine dümbelek veya darbukanın kullanıldığı da görülür. Bu saz takımına "ince saz takımı" adı verilir. Bunlar kapalı yerlerde kullanılan sazlardır. Açık havada bu sazların yerini davul-zurna alır.

Yöre oyunlarını şu başlıklar altında toplamak mümkündür
1- Ağır Zeybekler
Zeybek oyunlarının en karakteristik oyunlarından olup, ağır bir tempoda oynanan cesaret ve sağlamlığın ifadesi olan oyunlardır. Ege zeybeklerine göre yörenin hareketliliği ve çevikliğini yansıtan bir tavırda oynanır. Al yazma, Çay benim çeşme benim, Gölhisar, Tefenni ve Gaz Amad (Kaz Ahmet) zeybekler bu türdendir. 2- Kıvrak Zeybekler
Daha hareketli bir zeybek türüdür. Bölgeye hass bir karakteri vardır. Parmak şıklatma, diz ve topuk vurma en belirgin özelliğidir. Bir çeviklik ve ataklık vardır. Serenler zeybeği, Bucak serenleri bu tür oyunlardandır.
3- Kırık Zeybekler
Kıvrak zeybeklere benzer bir türdendir. Oyun içindeki eğilip, bükülme, diz kırma figürlerinden dolayı bu adı alır. Tefenni ve Denizli taraflarında oynanan bir türdür. Karaağaç, Sarı zeybek, Kırık Tavas zeybeği bu türdendir.
4- Kesinti Zeybekleri
Hüzün veren acıkla havaların sonuna eklenen genellikle kırık veya kıvrak zeybek türleridir. Gurbet havalarının arkasından oynanması ile bu özelliği alırlar. Kazım zeybeği Kazım ağıtının sonunda, Avşar zeybeği de Avşar Beyleri'nin arkasından oynanan örneklerdir.
5- Kadın Zeybekleri
Düz oynanan oyunlardır. Zeybek tavrından ziyade kırılma, sallanma ve omuz hareketleri ile kırık zeybek türü hızlı oynanan oyunlardır. "İğnem Düştü Yerler" en belirgin oynanan örneklerindendir.
6- Kabaardıç
Kırık hava türünde hareketli bir oyun türüdür. İki vuruşlu bir ritme sahip olması, diğer oyunlardan ayıran bir özelliktir. Yörede değişik tavır ve üslupta oynanan bu oyun "Çoban oyunu" olarak bilinir. Bu nedenle yörenin tek oynanan
oyunlarındandır. Ancak günümüzde halk oyunlarını gruplarına toplu olarak oynatılmaktadır. 7- Teke Zortlamaları
Yörenin ilginç özellikli oyunlarındandır. Zortlatma veya zortlama; tüngüme, sıçrama ve zıplama anlamına gelir. Bu oyunlar, yöredeki tekenin hareketlerinin taklidine dayalı oyunlardır. Ancak bu tekenin yaban keçisi olması olasılığını da göz önünde bulundurmak gerekir. Çok hareketli ve kıvrak bir oyundur. Elmalı ve köylerinde "Cepken Zeybeği" adı altında da oynanmaktadır. Akıcı bir tavrı ve üslubu vardır. Yayla yolları, Şu dirmil'in Çalgısı bu tür oyunlardandır. Burada şunu söylemek gerekecek: Yöredeki oyunların çoğunluğu çalınıp söylenilen türkünün adıyla isimlendirilir.
8- Boğaz-Hada Havaları
Ayrılık, acı, üzünü, gurbetlik duyguları veren müzik parçalarıdır. Ölçüsü serbesttir. Bunlar yörede çobanlık yapan kızların baş parmaklarını gırtlak üzerine bastırarak kaval sesine benzer bir ses çıkartarak birbirlerine seslenmelerinden doğmuş halk türküleridir. Teke müziği içerisinde özel bir önemi ve yeri vardır. Bugün için boğaz veya hada havaları söyleyebilen kadınlar neredeyse yok denecek kadar azalmıştır. Ali Bey, Güllük Dağı, Ümmü kız bu türdendir. Yine birçok boğaz veya hadanın isimleri bilinmemekle birlikte söyleyicileri tarafından yeri ve zamanı geldiğinde irticalen söylenmektedir. Teke yöresi halk oyunlarını bu şekilde sınıflandırdıktan sonra bugün halk oyunları çalışmaları ve yarışmaları yönünden günümüzde daha bir zenginlik arz eden söz ve müzik repetruarı gözlenmektedir. Zaten genel yapı olarak oyun adları türkünün adıyla adlandırıldığından aşağıdaki türkü isimleri sayılabilir:

• Dolana Ay Dolana
• Kabaardıç
• Sarı Zeybek
• Yayla Yolları
• Kezban Yenge
• İğnem Düştü Yerlerae
• Serenler
• Bahçelerde Bir Kuzu
• Al Yazma
• Çek Deveci Develeri
• Gel Gel Ayşe
• Ot Olur da Tepmez mi
• Mini Mini Metelik
• Tahtalıkta Kalbur Var
• Karinom
• Cemilem
• Dirmilcik
• Ovalar Ovalar
• Yaylalarda Gezersin
• Haymanalı
• Şişedeki Gül Yağı
• Hanım Zühra
• Damardı
• Antalya'nın Mor Üzümü
• Gemideyim Gemide
gibi türkü isimleriyle oynanan Teke Yöresi Halk Oyunları yukarıda da söylendiği gibi zengin bir repertuara sahiptir. Ayrıca yöremizde bazı orta oyunları ve seyirlik oyunlarının da oynandığı bilinmektedir. Bunlar Zekir, Arap, Semah Çıkarma vb. oyunlardır.Tüm bu sayılan oyun ve müziklerin yanısıra henüz derlenmemiş veya derlenmiş bile olsa sahnelenmemiş oyunlar bulunmaktadır. Bunların derlenmesi ve sahnelenmesi için çalışmalar devam etmektedir.

EFSANELER
Tarihin Dalgalandırdığı Bayrak ANTALYA 
Dalgalanan deniz değil tarihtir,
Eteğinde ormanın dağın, taşın, kayanın... 
Hem zor görmeyene Antalya\'yı anlatmak, 
Hem övgüye eyvallahı yok Antalya\'nın... 

Antalya için şair Nüzhet Erman böyle diyor. Gerçekten, Antalya'yı görmeden Antalya'yı Antalya'da yaşamadan, yüzlerce, binlerce yıllık şehir kalıntılarında, ören yerlerinde efsanelerini ve hikayelerini dinlemeden Antalya\'yı anlatmak çok güç... Böyle de olsa, biz size şu anda bildiklerimizden dilimize geleni anlatmaya çalışacağız. Antalya şehri eskiden, 80 kilometre doğuda, şimdiki Selimiye köyünün bulunduğu Side şehrindeydi. Nar anlamına gelen Side, yerli halk tarafından kurulmuş, Akdeniz'in sağlam kaleli, işlek bir liman şehriydi. Zamanımızdan iki bin yüz yıl önce, Bergama Kralı İkinci Attalos, ünlü şehir Side'yi almak için çok uğraştı. Alamayınca da geldi, bugünkü Antalya'yı kurdu. O zamanlar Kral Attalos'a mal edilerek adına, "Attaleia" denilmişti. Bu ad, zamanla Adalya, daha sonra da Antalya oldu. Antalya kurulduktan sonra, Side şehri sönmeye, Antalya da gelişmeye başladı. Ve bir zaman sonra, Güney Anadolu'da Akdeniz'in en tanınmış ticaret limanlarından biri durumuna geldi. Antalya birkaç kez İslam orduları tarafından kuşatılmışsa da, onu, Malazgirt zaferinden sonra, Anadolu Selçuklu Devletine mal eden Sultan Gıyasettin Keyhüsrev olmuştu. 1207 yılının bir bahar günü, Konya tahtında oturan Sultan Gıyasettin Keyhüsrev'e bir topluluk baş vurur, dertlerini döker, şöyle derler: 

• Ey, Anadolu'nun yüce koruyucusu, güçsüzlerin sığınağı, adaletli Sultan... Biz , geçimini helal yollardan sağlayan tüccar kişileriz. Mısır'dan İskenderiye'ye mal aldık. Oradan gemilerle Antalya kıyılarına çıktık. Korsanlar, bizi soyup soğana çevirdiler, sonra da "Gidin, derdinizi Sultanınıza söyleyin, gücü varsa, gelsin, mallarınızı geri alsın" diyerek salıverdiler. Durumumuzu size arz ediyoruz. Bize medet, ancak ulu Sultanımızdan. Gıyasettin Keyhüsrev, bu sözlere çok içerler. Tahtından şöyle bir doğrulur, yumruklarını sıkar: 

• Şunu herkes bilsin ki, sizin ve sizin gibi daha birçoklarının mallarını geri alıncaya, ahlarını çıkarıncaya kadar, bu tahta oturmayacağıma andolsun, diye yemin der. Hemen o gün, ordusunu toplayıp, Antalya üzerine sefer açar. Kısa bir süre sonra, Antalya kalesi kuşatılmıştır. Kale ok yağmuruna tutulur. Mancınıklarla taşlanır. Ne yapılırsa yapılsın kale bir türlü düşmez. Sultan sabırsızlanmaktadır. Hemen ordusunu toplayıp cüretli bir emir verir: 

• Görüyorsunuz ki bu kale öyle okla, gürzle alınacak gibi değil. Kendine güvenen er kişiler, burçlara tırmansın, kılıç ve kalkanını kullansın.  Ertesi sabah, güneş doğmadan Türk ordusuna görülmemiş bir kaynaşma, bir heyecan vardır. Zırhlara bürünmüş babayiğitler, gözlerini budaktan sakınmayan serdengeçtiler, omuzlarında uzun merdiven, bellerinde kementlerle kale burçlarına üşüşürler. Bir anda ortalık karışır, bir uğultu gökleri tutar. Az sonra, en yüksek burçlardan birine tırmanan bir sipahi, bir elinde kılıç, öteki elinde bayrakla ilk zafer işaretini verir. Onun peşinden başka yiğitler, burçta görünürler. Türk bayrağı artık, burcun tepesinde, Akdeniz'den gelen sıcak meltemle nazlı nazlı dalgalanmakta, Antalya Kalesi'nin kapıları ağır ağır Türklere açılmaktadır. Antalya Selçuklular\'ın elindedir şimdi. Tüccarların malları fazlasıyla ödenir, bir vali tayin edilerek Antalya'nın idaresi ona verilir. Yeminini yerine getiren Sultan, zafer şenlikleri içinde Konya'ya döner, gönül rahatlığı ile tahtına oturur. Burca ilk tırmanan, bayrağı diken, dev yapılı, yağız sipahiye gelince, onun adı Konyalı Hüsamettin Yavlak Arslan'dır. Adı Selçuklu tarihlerine iri harflerle yazılmış, hakkında destanlar düzülmüştür. Selçuklular Antalya'yı
fethettikten hemen sonra başlarlar şehri imar etmeye. Kalesini onarırlar. Şehri cami, mescit, türbe, han, hamam, medrese, köşk gibi mimari eserlerle süslerler. Bunların ilki, Sultan Al'eddin Keykubad'ın yaptırdığı Yivli Minare'dir. Sultan Al'eddin
Keykubad, Antalya'yı kışlık olarak seçer. Söylentilere göre bir gün şehirde dolaşırken, mimar Balaban'ı yanına çağırarak: 

• Bana öyle bir cami yap ki, minaresi her yönden görülsün. Bu minare hiçbir minareye benzemesin, der. Mimar Balaban da gerçekten bu çok yüksek ve değişik minareyi yapar. Güzellerden Güzel Balkız'ın Sarayı Antalya'nın çevresi adım başı tarihî şehir kalıntıları ile doludur. Side, Perge, Termessos, Demre bunların en tanınmış olanlarıdır. Side'yle Antalya arasındaki, halkın "Balkız Sarayı" dediği Aspendos Tiyatrosu, mimarî kalıntıların en şaheserlerinden sayılır. Bilindiği gibi, Aspendos Tiyatrosu, Romalılar devrinde Zenon adlı bir mimar tarafından yaptırılmıştır. Yaklaşık olarak on beş bin kişiyi, rahatça içine alan bu dev eser üzerine çeşitli efsaneler, hikâyeler anlatırlar. Derler ki: Bir zamanlar, Aspendos şehrinde bir kral, kralın da Belkıs adında güzellikte eşsiz bir kızı varmış. Uzak yakın tüm ülkelerin sayısız ünlü kişileri bu kızla evlenmek  isterlermiş. Kral ise, kızını en güzel eser veren bir sanatçıyla evlendireceğini ilan etmiş ve bir yarışma düzenlenmiş. Filozof, şair, müzisyen, mimar her sanatçı bu yarışma katılmış, herkes eserini Krala gösteriyormuş. Mimarın biri, bugün hâlâ yıkıntıları görülen Aspendos su kemerlerini yapmış, Kral bunu görmüş ve beğenmiş. Kızını bu mimara vermeyi de kafasına koymuş. Derken bir haber gelmiş. Bir başka mimar da saray gibi bir tiyatro yaptı demişler. Kral gidip onu da görmüş. Tiyatronun locasına otururken kulağına fısıltı halinde bir ses gelmiş, "Kral kızı benim olmalıdır" diye. Kral, sesin nereden geldiğini araştırırken, tiyatronun sahnesinde bir adamın kendi kendine koşup durduğunu görmüş. Bu adam, tiyatroyu yapan mimarmış. Tiyatronun akustiği o kadar mükemmelmiş ki, sahnedeki fısıltılı konuşmalar, her yönden rahatça duyulabiliyormuş. Kral, bu işe "Aferin!" demiş, Belkıscığını da, bu mimarla baş göz etmiş. Düğünleri tiyatroda olmuş, hem de kırk gün, kırk gece. Halk, Belkıs adını Balkız yapmış. Tiyatroya da Balkız Sarayı demişler. Antalya'daki "Üç Kapılar" denilen Hadriyanus Kapısı için de çeşitli efsaneler söylenir. Milattan sonra 130 yılında Antalya'yı ziyaret eden Roma İmparatoru Hadriyanus adına yaptırılan bu Zafer Anıtı'nın kemerli üç kapı gözü vardır. Efsane, bunların Hazreti Süleyman'ı ziyaret etmek üzere, ırlanta yüklü kırk gemiyle Antalya limanına gelen Saba Melikesi Belkıs'ın eçtiği kapılar olduğunu söyler. Belkıs Sultan, bu kapılardan geçmiş, Aspendos'taki sarayın mutlu günler geçirmiş. Tüm güzellikler Antalya
üstüne...

ANTALYA' NIN KURTULUŞ EFSANESİ
İki bin yıl önce Bergama Kralı II.Attalos, akıncılarına "gidin bana yeryüzünün cenneti olacak bir yer bulun" demiş. Akıncılar da bu işin olmazlığını bile bile yola çıkıp böyle bir yer aramaya koyulmuşlar. Günlerce yol gidip bir gün Çubuk Boğazı denilen yer gelip oradan Akdeniz'i ve ovayı görünceye kadar, oradan Toroslar'ın eteklerine inmeye başladıkça güzelliği görenler akıncılar krallarının isteği gibi bir yer bulduklarını  düşünerek bugünkü Antalya Kenti'nin olduğu yere geldiklerinde eşsiz bir güzellikle karşılaştıklarında hemen Bergama'ya krallarının huzuruna çıkıp istedikleri gibi bir yer bulduklarını söylerler. Bunun üzerine kral Attalos'ta kendi gözleri ile bu yeri görmek üzere ordusuyla hareket eder ve Antalya kentinin bulunduğu bu yere gelince o da buranın güzelliğine hayran kalarak evet yeryüzünün cenneti der ve bunun üzerine emir verir. Buraya büyük bir kent kurdurur. Kısa zamanda kurulan bu kente Kral Attalos'un adını izafen Attalia adı verilir. Daha sonra gelen uygarlıkların ve Türklerin "Stelia, Satalya, Adalya", şeklinde değiştirdikleri adı bugünkü adı alarak "Antalya" olmuştur.

KADI EFSANELERİ
Özellikle Akseki-İbradı ilçelerinde sıkça anlatılan kadı hikayeleri, geçmiş döneme ilişkin bilgiler verdiği gibi buranın siyasal, sosyal ve kültürel yaşamına ilişkin bilgiler de içermektedir. Bunların birkaçı şöyledir:

• İki avcı ava gitmiş; bir ördek, bir üveyik ve bir kaz avlanmışlar. Avların ccins ve lezzeti başka başka olunca aralarında anlaşmazlık çıkmış. Anlaşmazlıklarını, son çare olarak kadıya götürmüşler. Konuyu anlatarak adaletli bir paylaşım istemişler. Bunun üzerine kadı: "İki avcıya bir ördek" demiş ve ördeği avcıların önüne itmiş. "Sen üveyik şöyle dur" demiş,
kazı da harç yerine ala koymuş.

• Çobanın bir köpeği varmış. Birgün köpek, sürüye saldıran kurtları, herhangi bir zarar verdirmeden sürüden uzaklaştırmış. Bunun üzerine çoban köpeğe dişi bir koyun bağışlamış. Bir zaman sonra köpek ölmüş. ARadan geçen zaman içerisinde koyunun kuzuları olmuş, çoğalmış. Çobanı almış bir düşünce, bu koyunlar ne olacak! diye. Sonuçta kadıya gidiyor, olayı anlatıyor. Tabi koyunlar kadının oluyor. Çoban dönüp giderken "iyi ama kadı efendi: "bize saçağından bacağından birşey kalmıyor mu?" diye sorunca, Kadı efendi kara kaplıyı açıp okuyor: "Vela saçak vela bacak küllühüm (tümü) kadının
olacak"

ASPENDOS ÜZERİNE İKİ EFSANE
1. Efsane
Aspendos kralının Belkıs isminde güzelliği ile ün salmış bir kızı vardır. Bu kızla evlenmek Aspendos kenti için en faydalı eseri kim yaparsa kızını onunla evlendireceği ilan edilir. Bunun üzerine sayısız eser içinden kral, bugün de kalıntıları duran "su kemerlerinin" kente sağlayacağı yarar karşısında hayran kalır. Bu arada bugünkü Aspendos Tiyatrosu'nu da gezerek yukarıdaki galeride bulunan kralın kulağına "kralın kızı benim olacak" diyen bir gencin de sahnede dolaştığını ve fısıltı ile bu sözleri söylemesine karşın sesin kulağına ne denli güçlügelmesinden dolayı tiyatronun akustiğine ve mimarisine hayran kalır. Ancak her iki eseri de beğenen kral karar veremez ve kızı Belkıs'ı ikiye bölerek iki mimara paylaştırmak ister. Sonuyla ilgili iki rivayet vardır. Birinde tiyatroyu yapana direkt olarak verdiği. Diğerinde ise iki eseri de çok  beğenmemesinden dolayı iki mimar arasında paylaştırmak istemesi sonucunda su kemerlerini yapan mimarın kızın ikiye bölünmesi halinde öleceğini bilmesi ve hakkından vazgeçerek tiyatroyu yapan mimarla evlenmesini sağladığı yönündedir. Ancak bu efsanenin doğruluğunu Aspendos üzerindeki bir taşa bölünmüş Belkıs portresi doğrulamaktadır.

2. Efsane
Aspendos tiyatrosu hakkındaki efsane de Selçukluların aburayı kervansaray olarak kullandıkları zamanlardan kalmadır.
O devirde "Yılanlar Padişahı", "Arılar Kraliçesi"ne aşık olur. Arılar Kraliçesi çam ve mersin  okulu ormanlarda yaşamaktadır. Yılanlar Padişahı'nın evlenme teklifini reddeder.Buna çok üzülen yılanlar padişahı, Toroslar'ın eteğinden şehre kadar uzanan bir köprü yaratır. Arılar Kraliçesi'ni zorla kaçırarak, şehre getirir ve onunla zorla evlenir. Bir kızları olur adını "Belkıs" koyarlar. Arılar Kraliçesi bu evliliğin zorla olmasından dolayı çok üzüldüğünden doğumdan hemen sonra ölür. Yılanlar Padişahı bir saray yaptırır, üzerine de kızının kabartmasını koyar. Böylece Aspendos Tiyatrosu meydana gelir. Kaçırmak için kullandığı köprünün bugünkü su kemerleri olduğu, sarayın da tiyatro olduğu söylenmektedir.

MUTFAK

DOMATES CİVESİ
Soğan, patlıcan, biber ve domates doğranır. Yağda, tuzda eklenerek kavrulur. Daha sonra pirinç eklenerek karıştırmadan pişirilir. Ateşten ineceğine yakın sarımsak, nane, fesleğen ilave edilerek sıcak servis yapılır.

TURUNÇ REÇELİ 
Kalın kabuklu turunçlar soyulur. İplere dizilir ve soğuk su içerisinde birkaç gün bekletilir. Üç gün sonra sudan alınan turunçlar bir tencereye konularak kaynatılır. Haşlanmış turunçlar üzerine 10 turunca yarım bardak su ve bir kilo şeker ilave edilir. Hafif ateşte miktar daha pişirilir. Soğuyunca kavanozlara alınır.

X
YÖREX Fuarı